|
konuskan
|
 |
« : 04 Şubat 2008, 20:29:04 » |
|
Güneş batalı epey olmuştu. Ay dolunaydı. Hani ufka yaklaştıkça ay da büyür insanın gözünde, işte öyle büyümüştü. Kocamandı. Kocaman, sarı bir dev yuvarlaktı. Birkaç gece kuşu uçuştular ayın önünden. Deniz çarşaf gibiydi. İnanılmazdı. Tek bir yakamoz bile oynamıyordu suda. Sanki düz durması için bir kuvvet denizin ibiklerinden tutarak gerdiriyordu. Küçük koyun karşı yakasında Georgugecu Şatosu yerden birkaç metre havada, boşlukta asılı duruyormuş gibiydi. Aslında on bir olan burçlarından yedisi sayılıyordu. Şatonun ay karanlık yüzündeki soğuk duvarlarına mıhlanmış bir pencereden içeride yanan meşalelerin alevleri denizdeki durgunluğu bozan tek şey gibi görünüyordu. Kıyıdan elli metre açıkta küçük bir ada, adanın üzerine kurulu eski, aykaranlık yüzü yosun tutmuş, altı geniş bir kaide üzerinde, yükseldikçe sivrileşen, daha çok Karahanlı Mescid-i Cumalarının minarelerine benzeyen, uzun zamandır kullanılmadığı anlaşılan bir fener duruyordu. Tam kıyıda okyanus palmiyeleri gibi denize doğru kıvrılmış, ortasında biraz, en tepesinde de genişçe birkaç daldan başka hiçbir canlılık emaresi göstermeyen ince, uzun yapraklı bir ağaç bulunuyordu. Ağacın kırık adım güneyinde ya gerçekten üst üste yığılmış, yada bir fırtınadan arta kalmış üç-beş irili ufaklı kayık kıyıda, kumların tam üzerine oturmuştu. Büyük olanından dışarıya doğru sarkan ve lime lime olmuş ağ kıpırdamadan, düşmemesi için içeriden gizli bir elin tuttuğu hissini veriyordu. Şatonun ay karanlık tarafında bir şeyler kıpırdanıyordu. Hafif bir rüzgar suyun yüzünde kalan pürüzleri kıyıya süpürmek isteyen bir el gibi esti denizden. Atı başını salladı. Rüzgar kesilince bir bağırtı duydu. Daha doğrusu konuşmanın başını duyamamıştı ama devamını duydu. Şatonun bahçesinde birisi konuşma yapıyordu. -“Magnum opus! Laus deo! Momento mori! Fac fortia et patere! Tu agnus deo!”Daha fazla dinlemedi. Anlamıştı. “Tapınakçılar” dedi fısıltıyla. Ama medeniyetten bu kadar uzakta, sahibi uzun yıllar önce ölmüş ve uzun yıllar önce terk edilmiş bu şatoda yapılan toplantı doğruydu demek. Ama ne işleri vardı burada. Yüzyıllardır ekmeklerini Müslüman kervanlarını ve hacı gemilerini soymakla çıkaran bu zavallıları buraya getiren neydi? Çok merak ediyordu bunu. Burası Osmanlı hududundan at üstünde bir günlük mesafede idi. Karadeniz’de henüz büyük bir donanma bulunduramadığından biraz anlar gibi oldu. Ama hemen atının başını ters yöne çevirerek üzengiledi. Eğer bunlar tapınakçılarsa çevreye onlarca tuzak kurmuşlardı ve kendisini fark etmeleri de an meselesiydi. I. Haçlı seferinden beri Avrupa krallarını, hatta Papa’yı bile avucunun içine alan bu şövalyeler dünyanın en gizli örgütünü kurmuşlar, Osmanlı gizli servisi de muhtemelen henüz içine sızamamıştı. Askeri güç ve stratejileri mükemmeldi. Böyle yaklaşması imkansızdı. Şatonun bahçesinde açıktan açığa yemin ediyorlarsa kendilerinden eminlerdi. Ne Macar kralı Sigismund’un ne de Avrupa devletlerinin uzun zaman ordu toplayacak halleri kalmamış, Bayezid Han’a ödemekle yükümlü oldukları vergiyi bile zor denkleştiriyorlardı. Bunları böyle cesurca hareket ettiren nedeni halen bulamamıştı. Karadeniz’le bir ilgisi vardı bunun. Kendini emniyette hissedeceği ormanlık bir alana gelene kadar at sürdü. Durdu ve çevreyi dinledi. Çıt yoktu. Zaten epey uzaklaşmıştı. Elini heybesine soktu. Son peksimetinden ısırdı. Demek birkaç gün daha sirke ile idare edecekti. Midesi ağrır gibi oldu. Başına geçirdiği siyah başlığı sıyırdı. Atından indi. Atını bir çalıya bağlayarak biraz uzaklaştı. Uzun boylu, geniş omuzlu, uylukları etli, kolları kuvveliydi. Oturdu. Sabahtan beri at üstündeydi ve dinlenmek istiyordu. Kılıcını başının altına koydu. Az önce hazırladığı dikenli çalıyı üzerine çekti. Böyle kamufle olmayı öğrenmişti sarayda. Uyudu. Gün ağarmadan uyandı. Doğuya baktı önce. Ağarmaya başlayan ufukta, henüz ağarmamış denizin üzerine birkaç karartı gördü. -“İmkansız!” dedi. “Bunlar ben uyuduktan sonra mı geldiler.” Büyük gemilerdi. Çok açıktaydılar. Öyle kıyıya sandalla falan gelinebilecek mesafe değil, zor seçmişti gözleri. Siyah uzun saçları nemden yapış yapıştı. Uğraştıysa da göremedi milliyetini gemilerin. Gözlerin ovuşturdu. Yok. Göremedi. Saçarını karıştırdı. Kaşıdı. Çarıklarını çıkardı. Ayak yalın durduğu tepenin kayalık ucuna kadar gitti. Baktı, kara kısrak orada. Kendisi hissetti hemen ve homurdandı, başını salladı. Başını ardındaki dağa çevirdi. Birkaç gün önce çevresini dolanarak buraya gelmişti. Epey yukarıda bir mağara gördü. -“Nasılsa bir zaman daha buralıyız.” Dedi. Aşağıya indi. Atına bindi. Yattığı yerde bıraktığı çarıklarını alarak yavaş yavaş tepeye çıktı. Döndü baktı. Şato görünmüyor ama şatoya ulaşılabilen tüm açık alan görünüyordu. Gemiler ya Batum, ya Trabzon’dan olmalıydı. Yoksa bu kadar büyük gemi Osmanlı suyunu, hele Balta Mehmet Paşa’yı aşıp da buraya gelmesi mümkün görünmüyordu. Düşünmeden duramıyor, uzun yıllardır yaptığı bu gizli iş sayesinde beyne giren bütün bilgileri düşünüyordu. Birden gözlerin sonuna kadar açtı. Yay gibi gerilmiş, nefes alamıyor gibi titriyordu.-“Sakın!” dedi. “Sakın bunlar….” Korktuğu başına gelirdi. Hemen Hakan’a ulaşmalıydı. Hemen yola çıkmalıydı.
Tesekkur Listesi Bos.
|