|
poliyanna
|
 |
« : 13 Temmuz 2008, 14:53:13 » |
|
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Giriş ;
Değerli Hocam ve sevgili arkadaşlar şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanını anlatmaya çalışacağız.
Batı kültürünün bir edebiyat ürünü olan roman için genellikle Batı’da oluşan sınıf kavgalarının ve özellikle bujuva sınıfının kaynaklık ettiği söylenir. Olaylara bakarken onları meydana getiren insan veya toplumun psikolojik ve sosyolojik boyutlarını kavrayan, tarihten, mitolojiden, destanlardan, felsefe ve hikâyeden faydalanan bu edebiyat türü, Türkiye’ye de bunalımlı bir devirde girdi. Geçmişimizde sınıf kavgaları ile ferdiyetçilikten meydana gelen, ferdi kendi aramını yaşamaya sevkedecek bir düzen yerine cemaatçı bir mazi bırkamıştık. İslâm düşüncesinin yönlendirdiği türk fikir ve sanat hayatı edebiyatı , bir silah olarak kullanmaktan ziyade bir hünes, en nihaye bir irşat vasıtası olarak değerlnedirmişti. Tanzimat’tan sonra fikir ve yaşayışta görülen taklitçi batılılaşma hareketleri, sanat hayatına da etki ederek paralelinde Batı’nın edebiyat türlerini de beraberinde getirdi. İlk roman örneklerimiz yine geleneksel düşünce şeklimizin tesiri ile kıssadan hisse veren, bazı faydalı bilgileri aktarani, adeta Batı romanına fatihçi bir tavırla yaklaşan eserlerdir. Türk romanının batılı çizgi ile kesişmesinde Halit Ziya, bir merhale sayılabilir. Romancılarımızın en büyük meselesi, bir tür olarak romanı Türkiye ve Türk insanına mazisinden getirdiği, halen yaşayan düzen ve değerler çerçevesi içinde uygulamaktı. İkiyüz yıldır sürdürülen batılılaşma hareketleri içinde vuku bulan iktisadî, içtimaî ve kültürel değişmelerin insanımıza getirdiği yeni boyutlar bir bakıma Batı romanı çizgisini kovalayan Türk romancıların işlerini kolaylaştırmıştır. Ancak bu arada Türk romanı kavramı ortaya atılarak, buna birtakım temellendirmeler getirmek yolu da denenmiştir. Bir asra yaklaşan Türk roman geleneği, büyük bir zaman dilimi içinde kendi insanının yapısına ters düşen bir edebiyat türü içinde oluşturulmaya çalışırken olumsuz örneklerin yanında sıçramalar yapan eserler de ortaya çıkmıştır.
Roman “Büyük Ümitler, Küçük Hakikatler, Sabaha Doğru ve Her Mevsimin Bir Sonu Vardır” adlı 4 bölümden oluşmaktadır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sembolist anlatım tarzı romanlarına zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları zengin hayatları hikâyesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir. Medeniyet değiştirme girişimlerinin insanımızı soktuğu çıkmazları araştırırken yaptığı tahliller, insanımız ve toplum yapımız açısından dükkate değer hükümler taşır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü toplumumuzun bu değişme süresi içindeki durumunu, fertten yola çıkarak topluma varan teknikle anlatıyor.
BERNA MORAN’A GÖRE SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ
Saatleri Ayarlama Enstitüsü iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumların, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan, eleştiren bir romandır. Eser çocukluğu Abdülhamit döneminde geçen, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini de yaşayan Hayri İrdal’ın anıları şeklinde verildiğine göre söz konusu hicvin son elli yıllık Türk toplumuna yöneltilmiş olması gerekir. Birinci bölüm Büyük Ümitler tanzimat öncesini, ikinci bölüm Küçük Hakikatler Tanzimat dönemini, üç ve dördüncü bölümler ise cumhuriyet döneminin başlarını ve devamını ele almaktadır. Yazar söz konusu dönemleri gerçekçi bir yöntemle yansıtıyor demek istemiyor tabiî, toplumumuzun o dönemlerdeki bazı özelliklerini dolaylı bir yoldan dile getirip hicvettiğini söylemek istemektedir.
Yazarlar romanda hiciv için çeşitli yöntemlere başvurmuşlardır. Paradi yöntemi (Cervantes), Utopia yöntemi (Huxley), hayvanlar dünyasını alegorik olarak kullanma yöntemi (G. Orwell), topluma bir yabancının gözüyle bakma yöntemi (Montesquieu)… vb.
Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bu sonuncuyu biraz değiştirerek ve daha karmaşık bir biçime sokarak kullanır. Yöntemi de toplumu bir gözlemci kullanarak eleştirmektedir. Başka romanlarda yazar kullandığı yabancı kişiyi o toplumun çeşitli kesitlerine ya da kurumlarına sokar ve toplumun o günkü durumunu eleştirir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ise İrdal’ın çevresindekiler fazla değişmez, aynı kişilerdir.
Hiciv, geleneksel, toplumsal ve âhlaki değerlerle, hayatta bunlara ters düşün davranışların yarattığı uyumsuzluktan kaynaklandığına göre, etkili olması için yazarın okurla paylaştığı rasyonel bir normlar sisteminin bulunması gerekir. Yazar bu normların dışına çıkanları kendisine hedef alır, çünkü amacı bu bozuklukları, aksayan yönleri gülünç düşürerek düzeltmelerine yardımcı olmaktır. Bozukluklar da çeşitlidir. Gurur, iki yüzlülük, aptallık, bencillik, para hırsı sömürü, zulüm, haksızlık vb.
Tanpınar, en etkin mizahı elde etmek için İrdal’ın bir gereç gibi kullandığından kişiliğinin tutarlı olmamasına aldırış etmez. Bu tutarsızlık, okurun eseri anlamasına güçleştirecek duruma gelir. Fakat romanın büyük bir kısmında İrdal, saf, iyi kalpli, sağduyu ve mantık sahibi, kendisi de dahil dürüstlükten ayrılanları eleştiren, geleneksel değeri savunana bir adamdır.
MUSTAFA KUTLU İLE TANPINAR’IN YALAN DÜNYASI
Söz marifet tâcıdır Sanma gayrı tâc ola Taklit ile tok olan Hakikatte aç ola
Saatleri Ayarlama Enstitüsü genellikle “iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, alaya alan eleştiren” veya “Türk cemiyetinin son elli yıl zarfında nasıl donmuş bir hayat şekli ile onu gülünç şekilde aşmak isteyişini anlatmaktadır.” Şeklinde değerlendirmiştir.
Öncelikle bu romanın sadece Türk toplumunun elli yılını veya bununla beraber iki medeniyet arasında kalışımızın doğurduğu meseleleri ele almayı, görünen gerçeği bir takım semboller vasıtası ile gülünçleştirip hicvetmeyi, tenkit etmeyi gaye edindiğini sanmıyoruz. Eserin anlatımında son derece girift ifadeler ile ironik yaklaşım teknikleri bulunmaktadır. Bu ve beraberinde ele alınan meseleler, Tanpınar’ın eserine bir dış kabuk teşkil etmiştir. Önemi asla küçümsenmeyecek olan bu roman kabuğu, bu mizahî doku, bu sembolik anlatım okuyucuyu çoğu yerde öze inmekten alı koyan bir mahiyet arzetmektedir.
Sonuç : Saatleri Ayarlama Enstitüsü, sonunda, lüzumsuz bir müessese olduğu anlaşıldığı için lağvedilmiştir. Bununla beraber, Ayarcı, Ankara’ya giderek bir Daimi Tasfiye Komisyonu kurulmasını sağlar. Böylece çark aynı şekilde dönmeye devam edecektir. Roman Ayarcı’nın şüpheli bir trafik kazası ile ölmesi ile biter.
Tanpınar, bu romanıyla aynı zamanda bir mizah ustası olduğunu ispat etmiştir. Fakat bu mizah, güldürmekten çok acı acı düşündüren bir mizahtır. Üç yüzyıllık maceramızı bütün yönleriyle ele alarak çok sıkı bir tenkide taî tutmuş, içinde çırpındığımız abes bataklığını bütün sefaletiyle gözler önüne sermiştir.
Abes çarkı aynı şekilde dönmekte ve hâlâ kolektif yalanlar içinde oyalanmaktayız. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, değişik adlarla faaliyetini sürdürüyor. Hayatımıza Halit Ayarcı’ların mantığı hâkim. İrdal’lar hep mütereddit, beceriksiz, tembel ve işin şakasında. Kitlelere gelince onlar her zaman hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih etmişlerdir.
Bölüm 1 : Büyük Ümitler
Yazar hayatını kendince iki döneme ayırır. Bunlardan ilki Halit Ayarcı’yı tanımadan önceki yaşamıdır. Ama yaşamın bu dönemiyle yaşamak kelimesinin bağdaşmadığını anlatır. Ama hayatının ikinci dönemi onun için ikinci baharıdır. Adeta. İnsanlara yardımcı olmaktan büyük zevk alır. Kurdukları Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle eşe dosta hatta kalbini kıranlara bile iş bulur. Onları huzura kavuşturur. Kurdukları bu müessese (Vidolu ?), zamlı, ikramlı, ikramiyeli ve kolektif ceza sistemine dayalı bir müessesedir. Şehre ait yaygın saatler başta olmak üzere açıkta bulunan saatlerden biriyle uymayan her saatten beş kuruş alınır. Fakat bu saat ile bir başka saat arasında da ayar farkı varsa bu ceza iki kazına çıkarılır. Ayrıca bu hesaba bir de ilerilik - gerilik farkı ilave ederler. Saati geri olandan iki kuruş daha fazla alınır. Yazar bu uygulamayla hem geriliğe layık olduğu cezayı veriyor, hem de ileri düşünüşün hakkını teslim ediyordu. Müessesede tekrarlanan cezalarda %10’dan %30’a kadar varan bir artış uygulanır. Bu işe İstanbul ahalisi ile birlikte çevre köyler de merak salar. Şöyle ki Saat Ayar İstasyonlarında eleman sıkıntısı çekilir. Ayar ekiplerine personel almaya başlarlar.
Yazar fakir bir ailede doğmuştur. Arkadaşları okula uşaklarla giderken onun ne su geçirmez ayakkabısı ne de sıkı tembihle öpen kimsesi vardır. Buna rağmen mesut içinde geçer çocukluğu.
Yazarın dedesi başının çok sıkıştığı bir zamanda, kurtulursam bir cami yaptıracağım der. Caminin içinin eşyalarını alır ama bir türlü bu camiyi yaptıramaz. Oğluna “bu camiyi ben yaptıramadım bu sana borçtur. Onu yaptırmalısın” der. Bu yüzden yazar ve ailesi cami eşyası ile döşeli bir evde yaşarlar. Hatta bu sebeple camilerde çalışan kahramanımızın babasına (Numan Bey) camiden eşya getiriyor diye iftira ederler. Bu yüzden Numan Bey’in canı sıkkındır. Bu da yetmezmiş gibi kardeşinin tuhaf davranışları sıkıntıya bir sıkıntı daha katar. Hayri İrdal’ın halası somurtkan, neşesiz, kibirli, alıngan, kindar, zayıf, içine kapanıktır. Babası ise dindar olduğu halde neşeli, saza söze meraklı bir insandır. Bu iki insan yalnız bir noktada birleşirler. İkisi de sıkıntı içinde yaşar.Olmayacak ümitler içinde olan babası parasızlığı yüzünden sıkıntıdadır, halası ise zengin olmasına karşılık para canlılığı yüzünden yarı aç, yarı tok, kıt kanaat geçinir. Paramı yerler korkusuyla tekrar evlenmek istemez. Hayri’nin babası hastalandığı için kardeşine doktor götürdüğünde halası babasını ve doktoru kapıdan kovar. - “Acele etme, nasıl olsa hepsi sana kalacak” der. Bir gün halasının vefat ettiği haberi gelir. Numan Bey miras ve mal kaygısına düşer. Halası tam toprağa verileceği sırada tabutun kapağını açar. Etraftaki insanlar korkudan koşuşurlar. “Beni eve götürün” diyerek etraftakilere bağırır. Bunun üzerine insanlar tabuta koydukları Hayri’nin halasını tekrar eve götürürler. Hayri ve babasını konağında bulan kadın “Evimden defolun” diyerek onları kovar. Babası zengin olma ümidini konağa bırakarak oğlu ile birlikte ayrılırlar. 2. Bölüm : Küçük Hakikatler
Hayri İrdal terhis olup İstanbul’a döndüğünde insanları değişmiş bulur. Her şey dağınık, altüsttür. Askerdeyken babası ölmüş, üvey annesi evde tek başına yaşamaktadır. Üvey annesi Hayri’ye çok şevkâtle yaklaşmış ve yalnızlığını Hayri ile gidermeye karar vermiştir.
O dönemde uzunca bir süre iş arayan Hayri İrdal bir türlü iş bulamıyordu. Tekrar mâzinin ağına düşmemek için eski tanıdıklarından hiçbirini görmemeye özen gösteriyordu. Zaten Abdüsselâm Bey’den başka tanıdığı kalmamıştı. Ama Abdüsselâm Bey onu buldu. Ona derdini anlatan Hayri’ye iş bulma sözü verdi. Birkaç gün sonra Hayri’nin tahsilinin tamamlamasına karar verildi ve Posta Telgraf mektebine girdi.
Daha sonra Abdüsselâm Bey yalnızlığını paylaşması için Hayri İrdal’ın ısrarla Emine ile evlenmesini istiyordu. Bu her iki tarafında işine geliyordu. Zaten evden çıkmayan Hayri İrdal’ın Abdüsselâm Bey’e yakınlığı bu evlilik ile bir kat daha artacaktı.
Evliliğin ilk yılları çok mesut geçti. Hayri İrdal mektebi bitirdikten sonra Abdüsselâm bey vasıtası ile Tünel idaresinde işe girdi. Hayri İrdal her şeyden çok mutluydu. Fakat hür ve kendi başlarına olamamalarından yakınıyordu. Yaşlı adam evli çiftin üzerine çok düşüyordu.
Artık evden ayrılmayı düşünüyorlardı. Ayrılmak istemelerinin sebebi sadece ihtiyar adamın aşırı insan sevgisi değil, içerisinde bulunduğu maddi sıkıntıdan da ileri geliyordu. Adamın elinde avucunda olanların hepsi satılmış, kalanlar da rehine idi.
Koskoca köşkte ihtiyar adamla, bir karı – koca dan başka kimse yaşamıyordu. Bu arada evli çiftin kızı Zehra’nın doğumu, Abdüsselâm Bey’in hısım akrabası tarafından unutulmuş olmasından duyduğu ıstırapları hafifletti. Yaşlı adam ilk günden itibaren çocoğun başının ucundan ayrılmadı. Yaşlı adam küçük kıza Hayri İrdal’ın annesinin adı olan Zahide’yi vereceği yerde yanlışlıkla kendi annesinin adı olan Zehra’yı verdi. İşte birbirinin peşini bırakmayan felâketler dizisi bu yanlışlıkla başladı.
Bu yanlışlıktan sonra ihtiyar adam çocuğu “Valide” diye çağırmaya başladı. Bütün servetini bu çocuğa bıraktığını belirten vasiyetnameler yazan ihtiyar, evin her tarafını vasiyetname ile doldurdu.
İhtiyarın ölümü üzerine evden bir kucak dolusu vasiyetname çıktı. Abdüsselâm Bey’in ölümü üzerine akrabalar eve doluştu. Hemen hepsinin elinde bu vasiyetnamelerden biri bulunuyordu. Bunun üzerine hemen hemen herkes evli çifti, ortada miras denecek bir şey olmamasına rağmen ihtiyar adamı kandırmakla suçluyorlardı.
Evli çifti mahkemeye veren akrabalar olayların daha farklı gelişmesini sağlamışlardı. Hakimlerin çoğu evvela koskoca adamın küçük kızı “kendi annesi” zannetmesine önce gülüyorlar sonra bir kandırma olacağını düşünmeye başlıyorlardı.
Hayri İrdal anlatmaya çalışıyordu ;
- Efendim, merhum şakacıydı. Evladı gibi sevdiği kızımla bu tarzda lâtife ederdi. - Üç yaşındaki çocukla latife edilir mi ? Hem evladı diyorsunuz ! Hem de anne diye şaka ettiğini söylüyorsunuz. Birinden birini seçin ! - Ama rahmetli ikisini birden seçmişti, ben ne yapabilirdim. - Vasiyetnamelerin bazıları altı aylıkken başlıyor… Bu nasıl iştir. Altı aylık çocuk latifden ne anlar ? - Anlamaz ama herkes yapar. Çocuklarla konuşurken hangimiz dilimizi sesimizi değiştirmeyiz ?... Sade çocukla değil, kedi veya köpekle oynarken bile ya kendimizi onun seviyesine indirir, yahut onu kendi seviyemize çıkarırız.
Fakat başka bir durum daha vardı. İhtiyar adam Zehra’yı da kendisine “oğlum!” demeye alıştırmıştı. Kız iki gözü iki çeşme, oğlunu arayarak ağlıyordum.
Mahkeme sonucunda vasiyetnamelerin iptaline karar verildi. Herkes Hayri İrdal’ın büyük bir mirastan men edildiğini sanıyor ve ona acıyorlardı. Hatta patronu bile durup dururken maaşına beş lira teselli zammı yaptı.
Hayri İrdal çevresindekileri bir türlü mirasın olmadığına ikna edemiyordu. Çalışma arkadaşlarından Sabri Bey ;
- Son dönemde borçlu olduğunu söylüyorsun. İyi ama ona bu vaziyette nasıl borç veriyorlardı ? - Canım, bir yığın tanıdığı vardı. Yahut beklediği bir miras… Tunus’ta, Cezayir’de, bir yerde arazi filân.
Hayri İrdal’ın aklına birden Seyit Lüt¤¤¤¤ah’ın bahsettiği “Şerbetçibaşı” elması aklına geldi. Kendisinden etrafı dolandırmak için metod öğrenmeye kalkan bu adamla dalga geçmek istedi.
- Farz etki, şerbetçibaşı elması kendisinde olsun. “Satmıyorum, ali yadigârı. Çocuklarım satınca size borcunu öderler” gibi bir şey söylemiş olabilir pekâlâ !
Sabri Bey buna inandı. Fakat Hayri İrdal birdenbire yaptığı hatayı anladı ama iş işten geçimişti.
Ertesi gün korktuğu başına gelmişti. İş yerinde herkes bunu duymuş ve dahası inanmışlardı. Bütün tanıdıklar ;
- Yahu hiç de bahsetmezsin ! Böyle meraklı hikâye anlatılmaz mı ?.... diyoarlardı.
Yavaş yavaş semtteki kahvelerin önünden geçemez duruma gelmişti. Elinde tavla pulu, zar, iskambil kâğıdı, domino taşı, bir yığın insan yoldan çevirerek şerbetçibaşı elmasının hikâyesini dinlemek istiyorlardı.
|